11 Ocak 2017 Çarşamba

Yetişkinler olarak verdiğimiz tepkilerin büyük bir kısmında çocukken edindiğimiz deneyimler etkili olmaktadır. Örneğin Wells ve Lekies (2006) yaptıkları araştırmada özellikle 11 yaş öncesi döneminin güçlü olduğundan bahsetmiştir.Onlara göre 11 yaş öncesi dönem insanın tutum ve davranışlarının şekillenmesinde çok güçlüdür. Blair (2009) insanların gözündeki ağaç kavramının çocuklukta bahçede yapılan etkinlikler sonucunda oluştuğunu ifade eder. (Akt. Güven,Kaymakçı, 2016)
Bu bağlamda insanları anlayabilmek adına onların dünyasına girmek, onların baktığı gözden bakmak önemlidir. Ne yazık ki günümüzde çocuklar doğadan uzak, her türlü kirliliğin olduğu bir hayatta yaşamlarını sürdürmektedir. Böyle bir ortamda da onların sakin,huzurlu, zarif olmasında bahsedemeyiz. Çünkü yaşadıkları doğa onların karakterlerinin şekillenmesinde belirleyici rol oynamaktadır. Aynı düzeyde hava kirliliğine maruz kalındığında çocukların ciğerlerine doluşan kirli hava  yetişkinlerden iki kat daha fazladır (Görmez ve Göka,1993, Akt.Güven vd.,2016). Endüstriyel bölgelerde çocukların üzerinde yapılan bir araştırmada, çocukların kan değerlerinde  birbirinden farklı (kurşun vs.) zararlı maddeler bulunmuştur.Çocukların kanlarına karışan bu gibi etkenler de çocuklarda hiperaktivite bozukluğu, dikkat eksikliği,zeka geriliğine neden olmaktadır. Ne yazık ki günümüz çocuklarının yetiştiği doğa onların duygusal, zihinsel ve fiziksel gelişimlerini sağlayabilecek düzeyde değildir. Çocukların sağlıklı yetişebilmesi için bahçede top oynaması, bir kelebeğin uçuşunu izleyebilmesi, bir tomurcuğun nasıl şekillendiğini,bir meyvenin olmadan önceki aşamalarını görmesi gerekir. Halbuki modern dünyanın çocuklara sunduğu yaşam tarzı tüm bu saydıklarımızı onlardan mahrum bırakmaktadır. 
Çocuklar spor yapmak yerine televizyondan spor izlemeyi, şarkı söylemek yerine dinlemeyi, yaşamaktansa yaşamını seyretmeyi yeğler olmuştur (Simonnet, 1990, Akt. Güven vd. 2016). Kentlerin çocuklara sunduğu yaşamda koşmak vb. eylemler  hayvanlarla iç içe olmak, özgürce sağa sola  hareket etmek yok aksine trafikten, diğer insanlardan zarar gelmesin diye hep birşeylerden sakınmak var. Oysaki çocukların sebze ve meyve yetiştirebilecekleri alanlara, deneyim kazanacakları yaşantılara, hayvan yetiştirebileceği kümeslere ihityaçlara var. Kızılderili Reisi Seattle, 1854′te kendisinden toprak isteyen ABD Başkanına yazdığı mektupta, ‘Beyaz adamın kurduğu kentlerde huzur ve barış yoktur.Beyaz adamın kurduğu kentlerde bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı sesler, bir kelebeğin uçarken çıkardığı kanat sesleri duyulmaz. Bir Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini, yağmurun temizliğini, çam kokulu rüzgarı herşeye yeğler. ’ ifadeleri insanın doğasını sizce de yeterince anlatmıyor mu?

3 Kasım 2016 Perşembe

Benim bir hayalim var (I have a dream)

Yıllarca serzenişte bulunduk. “Benim şuyum yok, benim buyum yok. Ama sınıflar çok kalabalıktı o yüzden yapmadım. Maaşım zor yetiyor onu da ben mi düşüneyim.” 
Ama bu sözleri Erzurum da ki Birkan Özler Öğretmenim, İstanbul da ki Ahmet Naç Öğretmenim demedi. Ve güzel yurdumun her bir köşesindeki nice kahramanlar! Bu işe BENİM BİR HAYALİM VAR ile başladılar. Bir sürü zorluk çıksa da karşılarına -hepimizin karşısına çıktığı gibi- bırakmadılar, geri çekilmediler, pes etmediler. Kim bilir hangi insanlar kafalarını bozdu bu yolda? Kim bilir hangi zamanlarından fedakarlık yaptılar? Yılmadılar.
Eğer geri çekilselerdi, öğrencilerine ne kazandıracaklardı? Hayatta hiçbir zaman yılmamayı mı? Asla!
Bu mesleğe başlarken şunu çok iyi biliyorduk: Sözlerle davranışlar tutarlı olacak. Eğer Sen, bir öğretmen olarak, öğrencilerinin kahramanı olarak,  geri çekilirsen,  olmazdı. Biz bunu öğrencilere izah edemezdik. Ben böyle olamadım, sen böyle ol diyemezdik.
İyi ki yılmadın Birkan Öğretmenim, iyi ki yılmadın Ahmet Öğretmenim. Ve böylece monotonlaşmış, sıradanlaşmış bir hayat yaşayanlara  yeni bir soluk oldunuz. Sönmeye başlayan gözleri, yeniden canlandırdınız. Sadece birlikte zaman geçirdiğiniz öğrencilerinizin değil, bizim de kahramanımız oldunuz.
Beğenmediğimiz şeylerin değişmesi için artık söylenme zamanı değil, birşeyler yapma zamanı. Sözlerimizle düzelmiyor, yaptıkça düzeliyor. Yaşamımız hareket ettikçe renkleniyor. 
Hayat bize gülmüyorsa, biz ona güleceğiz. Hayat bizi sevmiyorsa, biz onu seveceğiz. Ve göreceğiz ki herşey daha da güzel olacak. 
Yaşam, o minik bedenlerin KOCCAMAAN  kalplerinde yer edince güzel. Yaşam, o güzel gözlerin sana baktığında içtenlikle parladığını görünce güzel. Ve son olarak İyi ki Öğretmenimm... :)

20 Eylül 2016 Salı

Nasıl bir sınıf/okul?

Sınıf ortamlarının ne kadar soğuk olduğundan ve bırakalım eğitimi, hayattan soğuttuğundan bahsetmiştik. Aklımızda oluşan bir soru!Nasıl bir sınıf?Nasıl bir eğitim ortamı?
Son yıllarda eğitim alanındaki en büyük gelişmelerden biri kuşkusuz geleneksel yaklaşımdan, yapısalcı yaklaşıma geçmek olmuştur. Hazırlanan öğretmen kılavuz kitaplarıyla, öğrenci ders ve çalışma kitaplarıyla yapısalcı yaklaşıma geçtiğimizi sanarken sınıflarımızda neden hiç değişiklik olmadı peki? Anlatım yöntemini azalttığımızda derslerimizde gösteri,deney,drama ve diğer öğretim tekniklerini uygulayabilmemiz için neden sınıflar,okullar hiç değişmedi? Sınıf mevcutları hala çok kalabalık,geleneksel anlayışa göre düzenlenmiş ve bu yüzden eğitim öğretim sırasında öğrenciye zengin öğrenme yaşantıları sağlanamıyor. Bu sadece kitapları değiştirmekle de olacak bir iş değil! Öğrencilerin ve öğretmenlerin küçük gruplar ve atölyelerde çalışmalar yaptığı, daha çok projeler üzerinden işlenen dersleri ve üniversitelere ve işe alımlarda da bunların değerlendirildiği bir ortam düşlüyorum aslında. İletişimin, ekip çalışmasının,dayanışmanın ve büyüklerimizden bizlere kalan değerlerimizin de işin içinde olduğu bir eğitim ortamı... Ortam derken de dört duvar arası aklınıza gelmesin sakın! 

27 Ağustos 2016 Cumartesi

İnsan serbest ve özgür olduğu müddetçe kendi olabilir ve kendini geliştirebilir. Şimdi şöyle bir gözlerimizi kapayalım ve geçmişe dönelim biraz. 6 yaşına geldiğimizde bir kısmımız ana sınıfına gitti. Orada yaşıtlarımızla birlikte sosyalleşir gibi olduk. Ertesi yıl 7 yaşında bir çocukken o tahtadan yapılmış, her tarafımızı ağrıtan sıralarda 3 kişi oturmaya başladık. Öğretmenimiz ders anlattı onu dinledik, o bel ağrıtan sıralarda. Hiç hareket bile edemedik o sıralarda. Öğretmenimizi 45 dk. boyunca çıt çıkarmadan dinlemek mi zordu yoksa o tahta sıraların bir zamandan sonra benim vücuduma çivi gibi batması mı? Oturduğumuz yere ve önümüzdeki masaya mahkum olduk. Şu an düşünüyorum o sıralar bize neler kattı, bizden neler götürdü? Ana sınıfının bize tanıdığı o özgür, serbest ortamdan bir yıl sonra bir çocuk için ağır gelebilecek bir ortama geçmedik mi sizce?